4.22.2009

Haliç Tersanesi Çevresi ve Book Store, Restaurant, Cafeterya Tasarımı

Beyoğlu Ticaret Meslek Lisesi Arazisi Konumu :Unkapanı köprüsünün hemen yukarısında, haliç tersanesinin bitişiğinde.
1. aşama 3Dmax Kabuk Tasarımı


HALİÇ



Haliç Tersaneleri, Kasımpaşa’dan Hasköy yönüne doğru Haliç, Camialtı ve Taşkızak Tersanelerini kapsar.Fatih Sultan Mehmet tarafından 1455 yılında kurulan Tersane-i mire günümüzde Haliç Tersaneleri adıyla anılmaktadır.Beyoğlu İlçesi, 916 Ada, 1. Parselde tapuya kayıtlı hepsi tarihi yapıda 3 havuzu, 3 atölye binası, kapı ve çeşmesiyle 550 yıllık sanayi mirası niteliği taşımaktadır.

Haliç ve tersane Pierre de Gigord Koleksiyonu Getty Research Institute, California

Büyük Ada Yörük Ali Plajı Konut Projesi


Huzur veren sessizliği kuş cıvıltıları ile bol oksijeni,bozulmamış doğası ile görülmesi ve yaşanması gereken bir doğa harikasıdır...
İskeleye gore arkalarda, dilburnu mevkiindedir. Arkasini nefis bir çam korusuna dayamistir. kanimca istanbul yakinlarinda denize girilebilecek en guzel yerdir.
Büyükada'nın birçok yerinden denize girilebiliyor. Yörük Ali Plajı da en çok rağbet gören yerlerden biri. Marmara Denizinin ortasında İstanbul 'un en eski tatil beldesi sayılan "Prens Adaları" diye adlandırılan dokuz adanın en büyüğü...
BÜYÜK ADA TARİHÇESİ
Prens Adaları adı ile de bilinen İstanbul Adaları, Marmara Denizinde, şehre bir saat kadar yakınlıkta 8 adadır. Haliç girişi ve Kabataş Iskelelerinden kalkan vapur veya deniz otobüsleri dört adaya muntazam seferler yaparlar. Bizans devrinde manastırların kurulduğu Adalar, saray mensuplarına yazlık veya sürgün yeri olmuş; Heybeliada'da Bizans'ın son yapısı, Meryem Ana'ya ithaf edilmiş küçük kilise, Deniz Lisesi üst binası avlusunda bulunur.
19. yüzyıl başlarında servise giren buharlı vapurlar ile Adalar'a ulaşım kolaylaşmış, okullar ve oteller de inşa edilince nüfus artışı başlamıştır. Büyükçe olan, yan yana sıralı dört ada yazlık evler, villalar, çamlık korularla kaplı olup, plaj ve piknik yöreleri ile ünlüdürler. Mayıs ayından eylül sonuna kadar kalabalıklaşan Adalar diğer zamanlarda tenhadır. Yerleşim bölgelerinin iskelelere yakın çevrelerde, şehre bakan yönde geliştiği, tepeleri çamlıklarla örtülü ada yollarının tek vasıtası faytonlardır. Mevsim boyu, bilhassa tatil günlerinde koylar ve plajlar özel yat ve motorların, yelkenli teknelerin çekici duraklarıdır.
Her adada bulunan Yelken ve Su Sporlan kulüplerinin ilki ve meşhuru Burgaz Adasındadır. Hikaye yazarı Salt Faik Abasiyanık adada yaşamış, yaşadığı ev müzeye çevrilmiş ve uğrağı, gün batımı ile şöhretli Kalpazan Kaya mahalli meşhur bir kahve olmuştur. Heybeli yönünde, şeklinden dolayı adlandırılmış, Kaşık Adası yer alır. Heybeli Ada'nın ikiz tepeleri arasında Deniz Lisesi üst binası bulunurken, öndeki diğer tepe üzerinde, çamlık içerisinde, Rum Ruhban Okulu ilk görülen büyük yapılardır. Ada iskelesi yanında Deniz Lisesi sahil boyu uzanır. Lokanta ve çayhaneler diğer yöndedir.
Yerleşim alanlarının arka cephesinde çok güzel bir koy ile, Kaşık Adası'na bakan tarafta halk plajı ve Deniz Kulübü tesisleri ile arkasında meşhur Değirmen Burnu piknik alanı bulunur. Tepeleri çevreleyen yollarda, çamlar içerisinde güzel ve manzaralı yürüyüş güzergahlan adayı dolanır. Ada okullar ve sanatoryum tesislerinden dolayı kış aylannda da nispeten hareketlidir.






Takım Adaların en büyüğü ve meşhuru Büyük Ada'dır. Fayton turu ile etrafı iki saate yakın bir sürede dolaşabilirsiniz. Ancak bir saatte dolaşılan yarım tur daha enteresandır. Halk plajlarından Heybeli Ada yönündeki Yörük Plajı şahane bir koyda bulunmaktadir. Dil Burnu mesire alanı tercih edilen güzel bir yerdir. Iskele civarı kalabalık yerleşim bölgesinin aksine adanın güney tarafı ıssızdır. Buralardaki koylar teknelerin ziyaret yerleridir. Adanın üst sırtlarında harap halde bulunan 19. yüzyıl yapısı eski oteli, belki dünyadaki en büyük ahşap yapı, ihya edileceği zamanın özlemi ile ayakta durmaya çabalamaktadır. Büyük Ada iskele civarı lokantaları, çayhaneleri ve dükkanları ile renkli ve hareketlidir. Yaz aylarında servis veren dört oteli vardır. Güzel evler, bakımlı bahçeler eşsiz manzaralar adaları gezenlerde unutulmaz anlar bırakır. Sonraki Sedef Adası sakinlerinin dışında gelenlere plajı ile açıktır.








4.17.2009

İSTANBUL ZEYREK PROJECT -ARTIST HOME


Artist have a also Art gallery and near home.

















3.13.2009

ÇÖP TENEKESİNDEKİ MİMARLIK

Çöp tenekesi işe yaramayanların, umursanmadan fırlatıp atıldığı bir yerdir. Paul Klee’nin elinin hemen altında olduğunu bir zamanlar bir yerlerde okuduğum özel yeri ise buna ters bir örnektir. Klee, günlük işleri yaparken, buraya ileride birgün kullanabileceğini düşündüğü uçarı fikirlerini, küçük notlarını, krokilerini atar. Onun akıl çekmecesi ya da akıl kutusu olur. Yıllar içinde bu çekmeceye atılanlar belki de giderek Klee’yi, gerçek Klee, usta ressam Klee haline getirmiştir. İşe yaramayanların tenekesi ya da kutusu olmanın aksine, burada işe yarayanlar, akılda kalması istenenler yer alır. Benzer bir şekilde sanatçılar, mimarlar da genellikle unutmak istemedikleri anlarını, krokilerini, özenle arayıp buldukları eskiz defterlerine kaydederler, çizerler ve notlarını alırlar. Eskiz defteri ya da skeç defteri de bir çeşit akıl defteridir. Bırakın kafada tasarlamayı ya da bilgisayarla, kağıt kalemle tasarlama anını, yemekte dostlarla sohbette bile bazılarımızın peçetelere çizdikleri bilinir. İşi bittikten sonra buruşturularak çöpe atılmak için imal edilmiş, yumuşacık kağıtların üzerine bile düşüncelerin, projelerin izleri dökülür. İlham perileri bu defa krokilerin, eskizlerin çizildiği peçeteler üzerinde dolaşır, durur. Ama her ne şekilde, hangi kalemle ve hangi kağıda yapılırsa yapılsın, sözünü ettiğimiz çizimler, yaratılar, düşler ile çöp tenekeleri arasında, uzaktan uzağa, büyülü bir bakışma sürer gider. Pek farkında olmasak da mimarların yanında, hem fiziki hem de soyut anlamda hep bir çöp tenekesi, kutusu, kovası ya da sepeti dolanır durur adına ne dersek diyelim. Bilgisayarların masa üstlerinde, masalarımızın altında sanki eskiz kağıtlarının tortop edilerek atılmasının beklendiği bir yer olur her zaman. Başka bir dünya, biraz sonra yok edileceklerin dünyası vardır burada. Çöp tenekesinin varlığını, aslında ne kadar önemli olduğunu da ancak çöpler toplanmadığında, yer gök çöp dolduğunda ya da her yer perişan olduğunda anlarız. Çöplerin atılması, toplanması, çöplüğe götürülmesi, yok edilmesi ve hatta bir kısmının geri dönüşümlü olarak tekrar kullanılması apayrı bir seremonidir. Bir çok kişi bu oyuna katılır. Çöp seremonisi, yaşadığım kuzey ülkesi Finlandiya’da ise buraya özgüdür. Akşam saatlerinde, siparişleri alıp vermek ya da çöpünüzü toplamak için kapınızı kimse çalmaz. Kapıcılık müessesesi yoktur. Sevimsiz bir iş olsa da, eminim, bu ülkenin başbakanı dahil herkes kendi çöpünü kendisi alır, götürür, döker. Oturduğunuz yer bir apartman ise hemen altında, girişe yakın, içinde metalden ya da kalın dayanıklı plastikten yapılmış, hani çöp kamyonunun şöförünün arabanın arkasında neredeyse kulağından tuttuğu gibi boşalttığı ve sonra otomatik olarak orada asılıyken yıkayıp yerine koyduğu türden, sekiz on tane büyük dikdörtgen çöp tenekesi olan bir yer vardır. Bu mekanı herkes kendi anahtarı ile açar. Çöp yerleri, binaların büyüklüğüne, ayrık ya da bitişik olmalarına, apartman ya da ev olmalarına göre değişir. Hatta çöpler için ayrılan mekan, yapılardan ayrıdır ve kolayca ulaşılabilir bir yerdedir. Kısacası çöplerin dünyası, girildiğinde ışığı yanan, herkesin torbalarını bağlayıp tenekelere attığı, insanların biribirleriyle karşılaştığı, günün telaşı içinde selamlaştığı bir mekandır. Planlamada önlemi alınmaya çalışılsa da, kokusu bir yana, bir de arkanızdan kapı otomatik olarak kapanınca insan elindeki çöplerle ortada kalır. Bir an önce işinizi görüp, çıkıp gidersiniz ya da gitmek istersiniz. İsännöitsijä Yaklaşık bir yıl kadar önce Terttu aradı. Helsinki dışında bir bölgede Tuusula’da gündemde olan bir projeden söz etti. Bahçe düzenlemeleri ile peyzaj işleri yapan, bitki ve ağaçların dikilmesi ile park, bahçe işlerini iyi bilen sevgili Terttu ile uygun bir gün buluştuk. Sözünü ettiği sitenin olduğu, ormanlarla çevrili Tuusula’daki, Haukkamäki denilen bir yere geldik. Yolun kenarında çok da özelliği olmayan, sıradan, üç dört katlı beton bloklar vardı. Bir bölümü derme çatma kapatılmış bir otoparkta durduk. Girişlere dik, aynı eksendeki biribirinden ayrık, yola yakın tarafta diğer büyük otoparkta diğer uçtaki blokların önündeydi. 60’lı yıllardan kalmış, planda U şeklindeki beton blokların iç tarafındaki ağaçlarla, kayalarla kaplı bahçesi dikkatimi çekti. Burası bu betonlara, kontrast iç dünyaya, yaz kış hayat veriyor diye düşündüm. Yolda yürürken üç beş kişi ile selamlaştık. Dairelerde orta halli insanlar yaşıyormuş. İleriden Terttu’nun eliyle işaret ettiği, sitenin kendisinden sorulduğunu söylediği “isännöitsijä”* yanımıza geldi. Paula’nın üzerinde iş kıyafetleri ile kalender bir hali vardı. Daha önceden bazıları ile bir araya geldiğim, kentli, takım elbiseli, kravatlı “isännöitsijä”lara benzemiyordu. Tanıştık. İki bayan ile birlikte konu ile ilgili sohbet ederek çevreyi gezmeye başladık.








Ana yoldaki iki ayrı yerden, hem yayaların, hem de araçların gelişi ile oluşan yoğunluk ile giriş olgusu üzerinde çalışmanın buraya bir karakter verebileceğini konuştuk. Girişleri abartan, örtüleri ile insanlara arabalara davetkar, onlara merhaba diyen, yeşili ile, parkları ile bir bant oluşturulabilirdi, bir avan proje çalışması yapılabilirdi. Biribirlerinden uzak aynı eksende iki tane derme çatma, çöp barakası gözüme çarptı. Biri çamaşır makinelerinin ortak kullanıldığı, isteyenin çamaşırlarını gelip yıkadığı, bir bloğun yanındaki mekanın yola bakan duvarına yapışmıştı. Yeni çöp mekanlarının tasarlanması, duvara yapışık çöp barakasının ise yol kenarına çekilmesi isteniyordu. Bu arada ortak çamaşır yıkama mekanı da dahil olmak üzere zemin kat etrafındaki bahçeden, zemin katlardan kullanılan diğer bazı depo ve toplantı mekanları için 6 girişin üzerine sundurma yapmak, ya da bir anlamda kapı önü için girişler oluşturmak istenen projenin bir başka yanıydı. Sonuçta bu ilk görüşmeden sonraki karşılıklı yazışmalarla, otoparkların örtülmesi daha sonraki bir aşamaya bırakıldı. Yapılması istenen, iki çöp barakası ile 6 girişin yapılacağı mütevazi bir hale döndü. Böylece betonların yanındaki çöplerin dünyasına ve girişlerin dünyasına adım atmaya başladık. Çöplerin arkasını görmek ilginç olabilirdi. Sahne İnce uzun volümler yapmaya karar verdik. Eskizlerde giriş önce uzun dikdörtgen mekan eksenin uzantısındaydı, ön taraftaydı. Her bir volüm için bir tane idi. Bu uzunlama hali ile Batı Anadolu kıyı bölgelerinin antik yıldızı olan basit megaronlarını andırıyordu. Ya da abartılı olarak onu böyle görmek istiyordum. İlk baştaki fikir bu megaronun çok kaba olmasıydı. Dahası delik deşik olmalıydı. Işık bir başka gelmeliydi içeriye. Bu ışık ve gölge oyunlarının ülkesinde, binlerce yerden, biribirinin üzerine ışık süzülmeliydi çöplerin üzerine. Dikdörtgen uzun volümün en ucundaki ahşap kaba duvarda günlük kullanım için ve de toplayıcının kullanacağı bir kapı vardı. Hatta çöpleri toplayanın geldiği, daha öncesi küçük açılan kanadın olduğu, bütün duvar kale kapısı gibi üzerindeki kapısı ile birlikte yere düşmeliydi, mekanın rampası olmalıydı. Açıldığında ışığın sel gibi içeri hucum edeceği bir yer olmalıydı. Bu fantazi ile girenler çıkanlar, çöp dökenler, çöp toplayanlarla arada bir düşen kapı hoş olabilirdi. Ama Finlandiya’nın karıydı buzuydu, olurdu olmazdı derken ilk anda devreden çıktı. Sonra, kapalı içe dönük bir volümden vazgeçtik. İçi dışında, ya da dışarısı içinde olan kulübeler, girişler yapmaya karar verdik. İlk akla gelen fikir, bu mekan doğa ile bütünleşerek etrafına anlam veren bir installasyon fikriydi.

Gelen gidenin, orayı kulananların bir anlamda oyunun aktörü olduğu otoparklardan, girişlerden, balkonlardan içi görünen, tiyatral, basit volümler olmalıydı. Şeffaf üst örtünün altındaki volüm arada boşluklar bırakılıp, kesik kesik de olabilirdi. Tül gibi volümlerin içinde farklı bir oyun olmalıydı.


Daha sonra uzun dikdörtgenin girişleri yanlara kaydı. Bir tarafta günlük kullanılan diğer tarafta şöförün yani çöp toplayıcının kullanacağı biri küçük iki kapı yüz yüze geldi. İçeride, iki yanda sıralanmış karton, kağıt ve karışık çöpler için karşılıklı 3’er büyük kutu ile sonda bir yada iki, toplam 7 – 8 çöp kutusu ile giriş yanında metal, cam ve biyolojik çöpleri koymak için 3 – 4 tane küçük olanı yer aldı. Altta basit beton bir kaideye oturan uzunlamasına mekanın tavanı dahil her yanı yarı geçirgen düşünüldü. Volüm kuş kafesine dönmüştü. Üst cam örtü daha sonra kara dayanıklı, şeffaf plexiglas olarak düşünüldü. Finliler’in geleneklerinden gelen, Aalto ile her yanda bina içlerinde ve dışlarında gerek dekorasyon gerekse ayırıcı duvar olarak kullanılan, Säläikkö (bizdeki kafesin bir başka versiyonu) geleneğini volumetrik bir çerçeve olarak yorumlama fikri öne çıktı. İki elin parmaklarını iç içe getirilmesiyle oluşan çoğu kez otururken ya da bir dinlenme anında yaptığımız hareket birleşmelerdeki kulübenin volümetrik konstrüksiyonunun temelini oluşturdu. Ara ara iki dikmeli atlamalar ve her ikilinin arasıdaki kirişlerde taşıyıcılığı güçlendirdi. Sonra bu anlayış bizden istenen diğer bütün girişlere de yansıdı.


Üç boyutlu volüm çalışmalarında dışarıdan içeriye gelen yatık güneşin iç yüzlere spontane bir biçimde yer değiştirerek yansıması, tam tersi iç cephelerdeki yatay kesik kesik hatlarlardan bazılarına konacak yatay ışıkların akşam dışarı vuruşları ile kulübelerin kendileri peyzaj içinde dev lambalara dönüşmesini farklı yönlerden bu şeffaf akvaryumun içinde olan biten izlenebilecekti. Kafes yüzeylerde düzensiz ileri geri, inip çıkan, dikmeleri birleştirip panolaştıran ahşap parçalarla müzikal notalamaları, ritim kavramını, La Tourette Manastırı’nı, papaz odalarının altındaki dizileri, lokantanın olduğu mekanı hatırladık. Önerdiğimiz çöp barakalarını yanlarından tavana U şeklinde çeviren ağaç dikmelerinin rengi için belediye koyu renkli, kahverengiye çalan bir renk önerirken biz biraz ağaç doğal kalsın aynen vernikleyelim diye düşündük. Kulübede daha sonraları önde delikli ve arkada hafif inen çıkan brüt beton duvarlara da kırmızıyı yakıştırdık.

Diğerinde farklı bir renkte olabilirdi. Volumü saran ahşap dikmelerin arasındaki küçük ahşap bağlayıcının birkaçına belki tadını kaçırmadan yine Corbu ya da selam yollayarak onunkiler gibi birkaç canlı rengi vurmayı hayal ettik. Sonuçta yan instalasyonların yüzlerine vuracak karın vereceği etkiden tutun da, aralardaki yer yer buzlanmaya, yağmura, bazen üstte birikecek beyazlığa bu geçirgen volümdeki çöp dökme seremonisinin oyununun ışık efektleri ile her mevsimde farklı farklı sahneye konulabileceği varsaydık. Bütün bu istekler, bulgular ortak çamaşır yanındakinden tutunda, blok sonundaki ve aralardaki 6 farklı girişe de adapte edildi, transparan anlayışın, hem gün içinde, hem de akşam karanlıkta farklı açılardan gelen ışıkla birlikte oyuna katılacağı düşünüldü ve kulübeler, girişler basit bir şekilde çizildi, projeleştirildi. Tuusula’daki ilgili belediyenin mimari projelere bakan birimindekiler, ortaya çıkan basit tasarımı genelde yapılanlardan farklı olmasına karşın içtenlikle sevdiler ve sonuna kadar da desteklediler. Bu arada ilk sohbetleri gerek yerinde gerekse yazışarak yaptığımız, isännöitsija Paula nedense ani bir haberle işinden ayrıldı. Terttu’nun da artık orada yapacak işi kalmamıştı. Paula’nın yerine geçen takım elbiseli, kravatlı yeni isännöitsija Arsi de projeyi tutmuştu. Proje kısa sürede yoluna girdi. Bizi bu proje için görevlendiren “Hallitus”, yani oradaki bazılarında kiracıların oturduğu katların mal sahiplerinin oluşturduğu bir üst kurul olmuştu. Çalışmanın ilerleyen bir aşamasında belediye teslimi öncesi “Asukas Toimikunta”dan (sitede oturan kiracıların da olduğu apartman sakinlerinin yer aldığı kurul) isännöitsijä’nın bana gönderdiği bir email aldım. Ona eklenen diğer iki sayfa da da kimin çizdiğini yazmadıkları iki ayrı öneri için iki ayrı eskiz vardı. Bunlar vaziyet planında biraz tutarsız çözümlerdi. Uzun mekanları sevmişlerdi de, köşedekini 90 derece çevirmişler, girişin yanındakini de yine eskisi gibi ortak çamaşır mekanın yanına uzun kenarından çok da yasal olmayacak biçimde yapıştırmışlardı. Ama derme çatma çizilseler de, ölçeksiz olsalar da, kimbilir hangi emeklinin yaptığı eskizler prensip olarak hoşuma gitti. Mektubun genelinde projeye değer verdiklerini vurgulamışlar ve sonunda da bu fikrin siteye bir kişilik kazandıracağını yazarak bitirmişlerdi. Güzel bir mektuptu. Uzun cevabımda bütün noktaları dikkatle cevapladım. Projede yapılmak istenenlerin ve yapılacak mekanların yerlerinin isännöitsijä Paula tarafından işin başından daha ilk günden belirlendiğini, ben bunun esas alındığını, daha sonraki görüşmelerde de görüşmelerdeki kabul ile bu yolda devam edildiğini, ama istenirse proje üzerinde tabii ki bu yeni verilerle de başka vesiyonlar üzerine çalışmanın yapılabileceğini vurguladım. Ama önerdiklerinin de çok doğru olmadığı ve belediyenin kurallarına uzaklık mesafelerine uymadıkları da açıktı. Bunu da kibar bir dille adım adım anlatmaya çalıştım. Bir kopyasını kendisine gönderdiğim her zaman pozitif yaklaşımlı sevgili Arsi de, “çok ciddiye almamanı söylemiştim...” diyerek tartışmayı kapadı ya da iyi niyetinden ötürü önlemini belki de çok almayarak kapandığını sandı. Akşam Güneşi Bir süre daha çalışmaya devam ettik. Yapılacak yerlerin özellikle çöp barakalarının vaziyet planındaki ölçüleri yerinde kontrol edildi. Çok istemesek de, şeffaf saçakları dar ve uzun kenarlarda kardan ötürü biraz daha uzattık.Yandaki ahşap dikey hatları ve yere oturan çelik ayaklı dikmelerinin arkasında suyu kesen parapet ve üzerinde arkadan ahşaplara tutturulan bir plexi bant detaylandı.Volümler bazı ağaç yerleri yüzünden hafif sağa sola kaydırıldı. Tekrar belediyeden Johanna ile yazışarak onaylar alındı. Sırada yapım öncesi belediye teslimi vardı. Tartışma bitti derken, araziye gelip gitmeler arasında, son ölçmelerle birlikte kurulların mal sahipleri ile oturanların bazıları arasındaki eskilere dayanan prensip tartışmaları tekrar alevlenmeye başladı. Sonradan Arsi’nin dediklerinden anladım ki kendinden önceki sorumlu Paula orada iken bazı problemlerden kaynaklanan zorluklar projenin çok öncesindeki başlangıç noktasıydı. Şimdi her ne kadar gerek isännöitsijä, gerek belediye yetkilileri gerek oradaki airelerin mal sahipleri ve bir çok kişi projeyi benimsese de, sevse de bu eski olanlardan ötürü ortalık arap saçına döndü. Sonunda bu mütevazi proje yapım detay safhasında daha da gelişip, yapım aşamasına doğru gidecek iken tartışmalarla boğuşmaya başladı. Arsi de, biz de, belediyedekiler de, Arsi ile düşünü kurduğumuz, yapım sonrası çöp kulübelerinin bitiminde, hizmete girmeden önce, kuzeye özgü baharın yatık akşam güneşinde, dostlarla düzenleyeceğimiz parti de, müzikte, şarapta, ilk çöp atmanın seramonisi de haftalarca süren hala da sitenin kurullarında devam eden tartışmaların arasında kaldı, kimbilir ne zaman alacakları son karara kadar.Çöp tenekeleriyle alt alta üst üste, 18 – 20 m²’lik iki basit kulübeden ve birkaç m²’lik 5 – 6 tane girişten oluşan, aslında birkaç haftada tamamladığımız ama ilişkiler açısından karmaşık ve uzun böyle spontane bir eskiz, spontane bir çalışma yapınca, hemen yanıbaşımızdaki çöp tenekesinin anlamını, bir kez daha, bir çok kereler olduğu gibi, mimarinin çöp tenekelerine aslında ne kadar yakın olduğunu, çöp tenekelerinin gizemini, belki de içlerinde saklı olan sırları, daha iyi gördük.

HÜSEYİN YANAR

TASARLANABİLECEK EN ZOR MEKAN






Beyaz ve siyahın renk olmadığından söz edilir. Oysa bazen bu kontrast ikilinin, çok kuvvetli renkler, hatta bütün renklerden daha da kuvvetli, güçlü renkler olduklarını, arkalarında derin anlamlar taşıdıklarını düşünürüm. İkisi de uzun bir serüvenin, uzun bir hikayenin başı ve sonu olurlar belki de. Aynı bir çizginin iki ucu gibidirler. Arada oraya buraya gitmeler, dönmeler, iniş ve çıkışlar, başlangıç ve bitiş... Ya da başlangıç ve bitişleri bile olmayan, nereye gittikleri bilinmez oraya buraya açık uçlar. Bir gün doğumu, batımı, öncesi ve sonrası, daha da öncesi ve daha da sonrası gibi. Bir elmanın yarısı gibidir siyah ve beyaz. İkisi bir araya geldiklerinde mekanı oluşturan en büyük ögelerdir. Beyaz ışığı temsil eder, siyah ise karanlığı. Aynı bir sabah uyandığınızda balkona çıkıp havayı soluduğunuzda, aydınlık mekanı hissetiğinizdeki gibidir beyaz. Beyaz bir sayfa açmak yeniden başlamak gibi olur her şeye. Tam tersi ışıkların kapanıp her yerin kararmasıdır belki de. Siyah, bir mağaraya, bir tünele girmek gibi, ya da tersine dönüp beyaza varmak gibi, uyuma öncesi ya da uyanmak gibi olur.
Bulutlar beyazdır, gece ise siyah. Hisler de aynen karanlık siyah ve aydınlık beyaz olurlar aradaki türlü duygulara çalan. Beyaz hafiftir, siyah ise ağır. Beyaz hareketli gibidir, uçar gider, siyah ise olduğu yerde kalır, her yere çöker, kara kesif sis gibi. Biri olmadan diğeri olmaz, geceye biriyle gündüze biriyle ulaşırız. İkisi birleştiğinde bir büyük mekan, ya da bildiğimiz, bilerek bilmeyerek tasarladığımız en büyük mekanın yani yaşamın birleşenleri, en önemli aktörleri olurlar. Bütün renkler, çeşit çeşit gri, merkezdeki kırmızı, uçarı mavi, her yeri bir kemer gibi saran yeşil ve diğerleri, birbirine alıp vermelerle oluşan her türden tonlar, mekanın binbir türlü rengi bunlar arasındadır. Gölgeler gibidir aradakiler, kimin kimin üzerine vurduğu bilinmeyen gölgeler. Siyahın üzerindeki nokta, beyaz bir ışıktır. Umut dediğimiz şey olur karanlıkların arasında. Küçüktür, ufacıktır ama umut büyüdükçe o da büyür. Koskocaman olur giderek umutsuzlukların, çaresizliklerin arasında. Siyah beyazlaşır, bembeyaz olur.
Bütün bunların arasındaki ilk hikaye, güneyden bizim Sami’nin hikayesi. S bir elektrik mühendisi. Ortaokul ve lise yıllarından yakın bir arkadaşım. Okulu bitirdikten sonra bazı yerlerde çalışıyor. Evleniyor iki çocuğu oluyor. Bir ara Bursa'daki BUTTİM’de çalışmaya başlıyor. Güzel bir yer. Organize olmuş bir yer. Parası da çok. Arkada orada çalışanları motive etmek için ekip biçecekleri küçük bahçeleri bile var. Hızlı hayat yaşamaya başlıyan S’nin bir başka bayanla ilişkisi başlıyor. Orası senin, burası benim, bütün hızı ile gece hayatının ritmine kapılıyor bizim S. Yeni dostlar, yeni bir çevre etrafını sarıp sarmalıyor. Bir süre sonra evlilik hayatı altüst oluyor ve eşi ile boşanıyor. Eşi iki çocuğu ile bir başka kente taşınıyor. S, öyle böyle hızla değişen yaşamına ayak uydurmaya çalışırken aynı yerde çalışan Hacı Amca’nın etkisinde kalarak, onun organizasyonu ile hacca bile gidiyor. Beyazlar giyiyor, kabeyi tavaf ediyor, çevresinde dönüyor. Ama bu bile bizim S’nin hacı olmasından başka yaşamında bir değişiklik getirmiyor. Ve bir gün bu tempo içindeki S’yi kalbi uyarıyor. Kalp krizi geliyor ve hemen Bursa’da bir özel hastaneye yatırıyorlar. Bunu duyan doktor Müfit (ki o da bizim ortaokul ve liseden ortak arkadaşımızdır ve de Tıp Fakültesi'nde profesördür ve o zamanlar da oranın dekanıdır) bizim S’yi hemen fakülteye aktarıyor.

S’nin hızlı yaşamındaki bayan arkadaşı sonunda maskesini çıkarıyor ve bu gürültüde bırakalım onu ziyaret etmeyi, para pul bir yana, S’nin arabasını da alıp sırra kadem basıyor. Polis çok daha sonra son model arabayı doğuda Hakkari’ye yakın bir yerlerde buluyor. Kriz geçiren S vaziyeti anlamaya bile fırsat bulamadan bir süre sonra yoğun bakımda komaya giriyor. Ve S için çok zor günler başlıyor adım adım. Bunu duyan eski eşi hemen hastaneye koşup sabah akşam hastanede onun yanıbaşında kalmaya başlıyor. S ile yakın ilgilenen Doktor M ise ona yakın bir tedavi programı uyguluyor. Koma halinde de olsa her gün S’yi defalarca kontrol ediyor, ona türlü şeyler anlatıyor, sevdiği müzik parçalarını dinletiyor, çocuklarını, eski eşini konuşturuyor. Ve sonunda, tam yetmiş gün sonra S bir gün gözlerini açıyor. Kendisine tepki vermese de her zaman ismi ile seslenen doktor M’ye doğru gözlerini açıyor. Ve yaşam kaldığı yerden yeniden başlıyor.


S’ye yetmiş günde öbür taraflardan neler gördüğünü sordum. Her yerde yemyeşil yeni kesilmiş çimenler arasında olduğunu, gürül gürül suların aktığını, büyük büyük rengarenk çiçeklerin olduğunu söyledi. “Yahu sen cennetteymişsin” diyecekken “Dur” dedi. Komanın sonuna doğru beş altı tane zebani kılıklı birilerinden söz etti. Üst üste yığılanları tek tek toplayıp her birini kollarından çığlıklar içinde bir o tarafa uçuruma, bir bu tarafa ses gelmeyen bir yerlere fırlatıp atan birilerini hatırladı. Tam ona sıra geldiğinde doktor M’nin sesiyle uyanıyor, yetmiş günün, tek kelimesiz, uyanmasız uzun bir uykuda geçen bir dönemin, yoğun bakımdaki koma döneminin sonu oluyor. S sanki binlerce yıl sonra gözlerini açıp tekrar yaşama geri dönüyor.
Sahille evleri ayıran, birkaç basamakla aşağı inilen yolun su kenarındaki üstü verandalı terasta, hasır sandalyelerde oturmuştuk. Karşımızda binlerce yıl önce kasabayı kuran İlas’ın Gemlik’inin denize doğru sağ uzantısında, küçük Kumla’yı daha da geçince ana yoldan görülmeyen, hafifçe aşağıya kıvrılarak inilen Çolakbağ Koyu’nun, kademe kademe geri geri giderek koyulaşan upuzun sanki bir yandan bir yana çekilmiş gibi dağların silüeti ve karadan esen hafif rüzgarı ile beraberdik. S bana bunları gülerek, beni de güldürerek, ince sahilde, üzerinde birbiri ardına gelen rüzgar sağnakları ile kıpırdaşan denize doğru yolun hemen yanında hayatı bütün renkleri ile kabul etmiş, kendisini her şeyi, yaşadıkları ile çok seven eşi yanında otururken bir bir anlattı. Savaştan çıkmış gibiydi. Vücudunda, aklında bazı izler kalmıştı. Ama o hep bizim Sami, her zaman güler yüzlü, güzelliği yüzüne vuran sınıf arkadaşımdı. Her cümlesinden sonra gülmek, hem de kahkahalarla gülmek hakkıydı. Ben de ona katıldım büyük bir keyifle. Bizim her saniyesi yaşanmış güney hikayemizde, S'nin serüveni artık beyaza, bembeyaza çalıyordu.

Buna karşılık buradaki temel direklerimizden Lasse’nin hikayesi ise kuzeyden bir başka anekdot, giderek siyaha çalan bir dönem. İki haftalığına güneye gittiğimde kuzeyde kalan bizim Anu’dan ani bir mesaj aldım. L, Kotka’da hastanedeydi. Doğanın ortasında, doğa ile birlikte yaşayan, o ana kadar esaslı bir problemi olmayan L, bir iki haftadır, aniden ortaya çıkan göğsündeki ağrılardan söz ediyordu. L’nin yanında onun hayat arkadaşı bir diğer A, Anne (Fince bir bayan ismi) de vardı. İlk A’dan, bir gün geçti geçmedi güneşli bir havada, durup dururken aniden çakan, nereden çıktığı belli olmayan şimşek gibi bir mesaj daha geldi. L iyi değilmiş. Arkasından A, Kotka’ya gitti. A babası hakkında doktor ile konuşunca acı gerçek ortaya çıktı. L’nin bir iki gün önce doktordan herşeyi öğrendiğini anladı. İnsülini dağıtan vücudun motoru pankreas iflas etmişti. Motorun etrafı sarılmıştı. Doktorlar dokunmamaya, L’ye operasyon yapmamaya karar verdiler. Ve arkasından gök gürültülerini andıran mesajlar, konuşmalar devam etti. Süre sınırlıydı. Saatler, dakikalar durmuş, sözlerin, bakışların her anı bir hazineye dönmüştü L ve iki A için. L evine gitmek istedi.
Yakınlarındaki fırtına öncesi, hafta sonunu binlerce hafta sonu gibi yaşamaya karar verdi L iki A’sı ile birlikte. Önce kitaplarını anlattı ilk A’ya. Tek tek özenle topladığı özel seriler dizi diziydi şömineli oturma odasında. Neler yoktu ki orada. Ve yazmakta olduğu yazılar ve diğerleri, düşünceler, yeni fikirler, umutlar sıralandı. Ertesi gün yeni bir gün başlamıştı. Duyan geliyor, akrabalar, komşular birikiyordu ahşap evde. L ilk kadehini iki A ile, ikincisini dostlarıyla, arkadaşları ile birlikte onlara dostlukları için teşekkür ederek önünde her anı değişen bir Eylül akşamüstü balkonunda, üçüncüsünü akrabalarıyla ile paylaştı. Üzüntü, her şeye karşın küçük bir kırıntı, umut ve göz yaşları ve sarılmalar birbirine karıştı, hastane, ev, ambulans, morfin, yeni bulunan bir ilaç ve acı ile birlikte. Süre azalıyordu. L büyük bahçesindeki iki katlı ahşap evin, sağında yer alan uzunlamasına binanın uzantısında kendi planladığı, akrabaların, dostların ziyarete geleceklerin kalacakları bir ev yapıyordu. İki katlı, yukarıda uzun mahyadan iki yana doğru iki kademede düşen çatısı ile arkadaki altta servislerin, üstte galeriye bakan asma katlı, denize doğru açılan boş bir mekan, ışığın mekanını yaratmaya uğraşıyordu, yanında kendisine yardım eden bir usta ile birlikte çalışıyordu. Bu mekanı her nasılsa, olabildiğince çabuk bitirmeye karar verdiler L’nin yine aynı yerde cennet gibi bahçesinde, anılarıyla, dostları ile birlikte olması için. Önünde bir piyanistin upuzun piyanosunu andıran, sanki günün her anı, binbir rengi ile üzerine farklı duyarlılıklarla, hassasça dokunduğu sazların arkasındaki mekanı tekrar tekrar hayal ettiler.

Çaresiz yazılara sarılmıştık uzaklardan, kuzey ve güney arasında. İlk A’dan aldığım kimbilir kaç mesajın içinde biri var ki çok özel. "Güzel bir hava, güneşli, ılık ve + 20 oC. L’nin bahçesi bir cennet. L kadehini veda partisinde dostlarına teşekkür etmek için kaldırıyor balkonda komşular için. L’nin kardeşi ve onun hanımı bir süre önce ayrıldı. Dakikalar ve saatler çok yavaş geçiyor. Tanrı'ya şükürler olsun. Acelemiz yok hiçbir yere gitmek için. Sadece istediğimiz hep beraber olmak. Kuvvetli, kat kat artan morfin. Acı yok. A ile idare ediyoruz. Her zaman birimiz L’nin yanında." A. 18:10:23, 06 Eylül 2008 S karanlığa girip çıkanlardan. Beyninin derinliklerinde, bana anlattıkları gibi dünü çok iyi hatırlıyor ama bugünü ve detaylarını hiç hatırlamıyor. Kaybettiği çok şeyi, şimdi bir bir toplamaya çalışıyor. L ise zorlu tedavisi mümkün olmayan hastalığın, zor bir tedavinin tam doruklarında. Zaman aniden duruyor. Birkaç dakika, saniyeler, sanki yıllarca yaşanıyor, acı geldiği zaman, adım adım, kat kat yükseltilen morfinle bir arada. Ama her ikisi de bizim mimar olarak hayat boyu mimari diye, sanat diye uğraşıp yarattığımız mekanlardan çok farklı bir mekanda, kendi hissettikleri, geriye ileriye doğru hayal ettikleri, her saniyesi ile yaşadıkları mekanlarında, binlerce labirent arasındaki yaşamın en gerçek mekanında, beyaz ve siyahın arasında yaşıyorlar. Acıları, üzüntüleri ve hiç kaybetmedikleri umutları ile dostları ve sevdikleri ile sonsuza dek.
HÜSEYİN YANAR